HIZLI ERİŞİM
Home / Yaşam / “Her Tasarım Biraz da Yaşadığı Yerin Hikâyesidir”

“Her Tasarım Biraz da Yaşadığı Yerin Hikâyesidir”

İç mimarlık çoğu zaman yalnızca renkler, malzemeler ya da mobilya seçimleri gibi görülür. Oysa bir mekânın tasarlanma biçimi, aslında o şehrin, o kültürün ve o yaşam tarzının küçük bir özeti gibidir. Çünkü tasarım hiçbir zaman boşlukta var olmaz. Bulunduğu yerin alışkanlıklarından, mahremiyet anlayışından, ekonomik durumundan, hatta insanların günlük hayattaki küçük davranışlarından bile etkilenir. Bir mekânın çizgisi, oranı, ışığı ve kullanım şekli bile, içinde bulunduğu toplumun ritmini ve yıllar içinde oluşmuş alışkanlıklarını yansıtır. Bu yüzden tasarım, yalnızca bir form üretme işi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimini anlamlandırma sürecidir.

Mesela çok bilinen bir örnek: cam önünde jakuzi. Türkiye’de birçok şehirde bu fikir hâlâ “fazla iddialı”, “gizlilik açısından sorunlu” veya “komşular ne der?” diye düşünülerek geri çevriliyor. Konya gibi daha muhafazakâr şehirlerde bu tasarım neredeyse hiç talep görmüyor. Ama aynı tasarımı Londra’da, New York’ta ya da İstanbul’un bazı modern bölgelerinde sunduğun anda birdenbire “lüks yaşam”, “özgürlük” ve “kişiye özel deneyim” gibi kavramlarla eşleşiyor. Yani mesele jakuzinin kendisi değil; o jakuzi, o şehirde neyi temsil ediyor? Bir nesnenin anlamı bile kültürden kültüre tamamen değişebiliyor ve tasarım kararlarının ardında görünmez toplumsal dinamikler bulunuyor.

Bu fark, sadece ülkeler arasında değil, şehirlerin kendi içinde bile ortaya çıkıyor. Mesela Konya’da geniş mutfak hâlâ çok değerli. Çünkü aile yapısı birlikte zaman geçirmeye, misafir ağırlamaya ve kalabalık yemeklere dayanıyor. İstanbul’da ise küçük ama fonksiyonel mutfaklar daha hızlı satılıyor; çünkü insanlar dışarıda vakit geçiriyor, eve çoğu zaman sadece dinlenmeye geliyor. Aynı ülke, ama iki farklı yaşam pratiği tasarımı tamamen değiştiriyor. Bu nedenle bir iç mimarın, bir şehrin sosyal yapısını, temposunu, insan ilişkilerini ve günlük alışkanlıklarını gerçekten okuması gerekiyor; aksi hâlde mekân, kullanıcısına ait olamıyor.

Ya da bir başka örnek: açık giyinme odaları. Birçok büyük şehirde, özellikle yeni nesil konutlarda açık giyinme odaları modernlik ve düzen algısı yaratırken, bazı şehirlerde “mahremiyet” ve “dağınıklık görünür olur” düşünceleriyle daha kapalı sistemler tercih ediliyor. İç mimar olarak bu tercihin yalnızca estetik değil, kültürel bir refleks olduğunu bilmek zorundayız. Tasarım süreci, çoğu zaman insanların görünmez sınırlarını anlamakla başlıyor.

Aydınlatma bile şehirden şehre değişiyor. Mesela İzmir’de daha ferah, daha doğal ışığı öne çıkaran tasarımlar beğenilirken, Ankara’da daha ciddi ve kontrollü ışık düzenleri tercih ediliyor. Çünkü şehirlerin gündelik ritimleri farklı: birinde sahil, sosyal hayat ve akışkanlık; diğerinde düzen, iş temposu ve resmiyet baskın. Işığın tonu, gölgenin şiddeti hatta kullanılan armatürün dili bile bu ritme göre şekilleniyor ve mekânın karakterini belirliyor.

Kısacası biz iç mimarlar sadece mekân değil, o mekânın ait olduğu kültürü tasarlıyoruz. Bazen bir koridor geniş bırakılır çünkü o evde yaşayanlar ayakkabıyla içeri girmeden önce orada hazırlanır. Bazen salon büyüktür çünkü misafir kültürü kuvvetlidir. Bazen banyo küçüktür çünkü şehirde insanlar duşu hızlı bir rutin olarak görür. Her tercih, aslında o yörenin küçük bir hikâyesi. Tasarımın detayları, insanların yaşam biçimlerinin mekâna yansıyan izleridir.

Bu yüzden tasarım evrensel gibi görünse de aslında çok yereldir. Her şehir, her mahalle ve hatta bazen her apartman bile kendi yaşam tarzını dayatır. İç mimarlığın en güzel tarafı da budur: Bir mekânı tasarlarken aslında bir şehrin ruhunu, bir toplumun alışkanlıklarını ve bir ailenin yaşam biçimini görünür kılarsın. Sonuç olarak iyi tasarım yalnızca güzel olan değil; yerine, insanına ve kültürüne dokunan tasarımdır. Çünkü her tasarım, gerçekten de, biraz da yaşadığı yerin hikâyesidir.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir